“Çok isterdim ama vaktim yok” cümlesi size tanıdık geliyor mu? İster kendimiz söyleyelim ister ailemizden, arkadaşlarımızdan ya da iş arkadaşlarımızdan duyalım, bu cümle her yerde karşımıza çıkıyor gibi görünüyor. Bu cümlenin özellikle egzersiz, gönüllü çalışma ya da yeni bir kişisel ya da mesleki projeye girişme gibi konularda sıkça kullanıldığını fark ediyorum. Giderek artan sayıda yoldan taleplerle bombardımana tutulduğumuz doğru ve bu durum, söz konusu olguyu açıklamaya yardımcı olabilir. Otuz ya da kırk yıl önce (evet, ben o dönemden geliyorum), biriyle iletişime geçmek için, sokakta ya da evde karşılaşmanın yanı sıra, sabit hat numarasını arayıp orada olmasını umabilir, mektup yazabilir ya da başka yollarla televizyon kanallarından birini (iki tane vardı), radyoyu ya da basını kullanabilirdik. Hepsi bu kadardı. Cep telefonları, kısa mesajlar, e-posta ve internet gibi olağanüstü üretkenlik araçları eklendikten sonra, hepimizin daha fazla zamanı var mı? Peki ya binlerce sosyal ağ, akıllı telefon, tablet, WhatsApp, YouTube ve Netflix eklendikten sonra? Üretkenlik araçları arttı, bu doğru, ancak bunlarla birlikte maruz kaldığımız ve dikkatimizi ayırdığımız isteklerin sayısı da katlanarak arttı. Bu bizi yoruyor ve daha da kötüsü, en değerli kaynağımızı kaybettiğimizi hissettiriyor, çünkü o kaynak yeri doldurulamaz: zaman. Birkaç yıl önce zamanımız yoksa, Facebook veya videolara nasıl saatler ayırabiliriz? Her dakika gelen anlık mesaj kesintilerine nasıl tahammül edebiliriz? Neden 24 saat boyunca çalmaya hazır bir telefonumuz var? Cevap açık görünüyor: hepimizin bir günde tam olarak aynı 1.440 dakikası var ve eğer şimdi daha önce var olmayan boşluklara sığdırabiliyorsak, o zaman geçmişte de aynı miktarda zamanımız vardı (ve biz bunu bilmiyorduk). Eğer durum böyleyse ve kaçınılmaz olarak yeni uygulamaları veya dikkat dağıtıcı unsurları hayatımıza sığdırmaya devam edeceksek, o zaman şu anda da elimizde zaman var demektir (ve biz bunun farkında değiliz). Eğer aynı 1.440 dakikayla benden daha iyi sonuçlar elde eden insanlar varsa – ister fiziksel, ister mesleki, ister ruhsal olsun – bunun nedeni, zamanlarını benden daha iyi yönetmeleri olabilir. Onlardan ne öğrenebilirim? Onları bir şekilde örnek alabilir miyim? Belki de zamanın sonsuz bir kaynak olduğu hissi, önceliklerin bilinçli bir tanımından kaynaklanmayan dakika bloklarını yönetmemizden kaynaklanıyordur. Genellikle en kolay seçeneğin karar olmasına izin veririz: egzersiz mi, televizyon mu? Gönüllü çalışma mı, Facebook mu? Önemli görevleri yapmak ve yoluma çıkanları yapmamak için sihirli bir çözüm bulamadım, sadece benim için işe yarayan ve küçük adımlarla kademeli olarak uygulamaya çalıştığım birkaç yöntem var. Bunlardan bazıları şunlardır:
- Küçük adımlarla başlayın – egzersiz yapacak vaktim yoksa, uyandığımda sadece bir şınavla başlayabilirim. Ya da 10 tane. Kesinlikle 30 saniyem vardır, o yüzden oradan başlayabilirim. Bu alışkanlığı hayatıma yerleştirdikçe, rutinime bir şınav daha ekleyebilirim. Ve güne zaten başardığım bir hedefle başlamak çok güç verici.
- Dikkat dağınıklığını azaltın - Haftada bir gün sosyal medyadan, televizyondan ya da her ikisinden de uzak durmayı seçebilirim. Birdenbire birkaç saatlik zaman kazanmış olurum. Bu zamanı nasıl değerlendireceğim? Okumaya, öğrenmeye ya da meditasyona ayırıp ayırmayacağıma önceden karar veririm.
- Kesintileri azaltın - işin akışını kesmek, işin daha uzun sürmesini sağlamanın en iyi yoludur. E-postalarımı her 2 dakikada bir kontrol etmeyi günde 3 veya 4 kez kontrol etmekle değiştirirsem, verimliliğimin artacağı kesindir. Diğer tüm bildirimleri de devre dışı bırakırsam, kazanç katlanarak artacaktır.
Yapmak istediğim her şeye asla zamanım olmayacağını biliyorum, ama "Çok isterdim ama vaktim yok" demek yerine, içimden gelen bir sesle "Bu hayatımdaki önceliklerimden biri değil, o yüzden yapmayacağım" ya da "Evet, yapacağım" diyeceğim o günü hedefliyorum. İşte bu kadar.
































































































